Tuz Diyeti

Arkadaşlar bana göre tuz diyeti denen şey saçmalıktan başka bir şey değil. Sanırım bir gün bu diyeti önerenler bizlerden gene özür dileyecekler.

Buda nerden çıktı derseniz bildiklerim ve akıl yürüterek vardığım sonuçları paylaşmak isterim sizlerle…

Bir kere araştırmalarıma göre bilimsel yayınlarda ya da sıkı tuz diyeti yapanlarda gözlenenlere göre tuzu kullanmayanların tansiyonlarında herhangi bir düzelme olmuyor. Ayrıca  bulabildiğim birkaç yayına göre de tuzun tansiyonu yükseltmekle bir ilgisi yok.

 Şimdi gelelim basit kimyasal hesaplara…

Öncelikle şu bilgiyi paylaşayım, hastanelerde hastalara takılan “serum” diye bildiğimiz yani “ serum fizyolojik”  diye bilinen şeffaf sıvı %0,9 luk tuz çözeltisidir.

Yani bir litresinde 9gram tuzu bulunan bir sıvıdır. Neden 9 gram biliyor musunuz?

 Çünkü  vücudumuzda bulunan kan ve diğer yumuşak doku dediğimiz her yerde tuz oranı bu kadardır da ondan, yani kemikler hariç diğer kısımlarda ki tuz oranı bu.

Şimdi biraz daha konuyu derinleştirelim…

Vücudumuzda yaklaşık kilomuzun 13 de biri kadar kan bulunur. Yani 70 kilo birisinde 5 kilo kadar kan vardır.

Ne demiştik kan sıvısının tuz oranı da %0,9 yani binde 9 gr. O zaman 9×5=45 gr tuz var sadece kanımızda.

 Daha da ileri gidelim aslında 70 kilo bir insanın, kemikler hariç diğer dokuları ve kanı toplam 50kg filan gelir ki bu dokulardaki tuz oranı da yine ortalama %0,9 kadardır.

O zaman şunu çok rahatlıkla ve doğrulukla söyleyebiliriz: vücudumuzda 50×9=450 gr tuz vardır.

Ben kendim bir yemeğe atılan tuzu ölçtüm yaklaşık 1-2gr kadar ve buradan bizim bir tabağa düşen tuz miktarı nerdeyse 150mg kadar olur.

Tamamen tuzsuz bir tabak yemeğe atabileceğiniz tuz 150mg yani 0,150gr dır. Peki vücutta ne kadar vardı mg (miligram olarak yazayım) 450 000mg peki biz ne kadar attık 150mg. İsterseniz ikisini toplayıp yazayım ; 450 150mg…..

Ne değişti !!?? …

Hiçbir şey arkadaşlar daha gün boyu idrarla ve terle vücuttan atılan tuzu yazmadık bile ve siz bütün bu yemekleri tuzlu yeseniz bile alacağınız tuz 2 yada 3 gramı geçmez. Kaldı ki idrarla atılan tuz da var.

Yani sözün özü şu bana göre tuz diyeti denen şey kesin olarak saçmalıktan başka bir şey değildir. Bu konuda gerçekten bilimsel olarak tartışmak isteyen olursa buradayım.

Hatırlarsanız kolesterol için ne demişlerdi şimdi ne diyorlar. (ben 20 yıldır kolesterolün uydurma olduğunu söylüyorum zaten)

İngilizce bilenler şu linke tıklayıp çok dikkatle okusunlar orada bu işin saçma olduğunu başka yollarla anlatıyorlar… http://www.saltinstitute.org/

Bir sonraki yazıda az tuz yemenin neler yapabileceğini yazacağım…

Tuz Diyeti

Arkadaşlar bana göre tuz diyeti denen şey saçmalıktan başka bir şey değil. Sanırım bir gün bu diyeti önerenler bizlerden gene özür dileyecekler.

Buda nerden çıktı derseniz bildiklerim ve akıl yürüterek vardığım sonuçları paylaşmak isterim sizlerle…

Bir kere araştırmalarıma göre bilimsel yayınlarda ya da sıkı tuz diyeti yapanlarda gözlenenlere göre tuzu kullanmayanların tansiyonlarında herhangi bir düzelme olmuyor. Ayrıca  bulabildiğim birkaç yayına göre de tuzun tansiyonu yükseltmekle bir ilgisi yok.

 Şimdi gelelim basit kimyasal hesaplara…

Öncelikle şu bilgiyi paylaşayım, hastanelerde hastalara takılan “serum” diye bildiğimiz yani “ serum fizyolojik”  diye bilinen şeffaf sıvı %0,9 luk tuz çözeltisidir.

Yani bir litresinde 9gram tuzu bulunan bir sıvıdır. Neden 9 gram biliyor musunuz?

 Çünkü  vücudumuzda bulunan kan ve diğer yumuşak doku dediğimiz her yerde tuz oranı bu kadardır da ondan, yani kemikler hariç diğer kısımlarda ki tuz oranı bu.

Şimdi biraz daha konuyu derinleştirelim…

Vücudumuzda yaklaşık kilomuzun 13 de biri kadar kan bulunur. Yani 70 kilo birisinde 5 kilo kadar kan vardır.

Ne demiştik kan sıvısının tuz oranı da %0,9 yani binde 9 gr. O zaman 9×5=45 gr tuz var sadece kanımızda.

 Daha da ileri gidelim aslında 70 kilo bir insanın, kemikler hariç diğer dokuları ve kanı toplam 50kg filan gelir ki bu dokulardaki tuz oranı da yine ortalama %0,9 kadardır.

O zaman şunu çok rahatlıkla ve doğrulukla söyleyebiliriz: vücudumuzda 50×9=450 gr tuz vardır.

Ben kendim bir yemeğe atılan tuzu ölçtüm yaklaşık 1-2gr kadar ve buradan bizim bir tabağa düşen tuz miktarı nerdeyse 150mg kadar olur.

Tamamen tuzsuz bir tabak yemeğe atabileceğiniz tuz 150mg yani 0,150gr dır. Peki vücutta ne kadar vardı mg (miligram olarak yazayım) 450 000mg peki biz ne kadar attık 150mg. İsterseniz ikisini toplayıp yazayım ; 450 150mg…..

Ne değişti !!?? …

Hiçbir şey arkadaşlar daha gün boyu idrarla ve terle vücuttan atılan tuzu yazmadık bile ve siz bütün bu yemekleri tuzlu yeseniz bile alacağınız tuz 2 yada 3 gramı geçmez. Kaldı ki idrarla atılan tuz da var.

Yani sözün özü şu bana göre tuz diyeti denen şey kesin olarak saçmalıktan başka bir şey değildir. Bu konuda gerçekten bilimsel olarak tartışmak isteyen olursa buradayım.

Hatırlarsanız kolesterol için ne demişlerdi şimdi ne diyorlar. (ben 20 yıldır kolesterolün uydurma olduğunu söylüyorum zaten)

Bir sonraki yazıda az tuz yemenin neler yapabileceğini yazacağım…

zayıflamak ciddi bir şeydir.

Zayıflamak isteyenlere sürekli hatırlattığım bir sözüm var; “zayıflamaya karar vermek; kendinize bir meydan okumadır, bu da çok ciddi bir iştir” bunun anlamı üzerinde bir iki şey yazmak istiyorum…
Benim birçok kişi de gözlemlediğim bir şey var ki o da;
kilo vermek isteyen bu kişilerin olayın ciddiyetinden habersiz oluşları. Çoğunluk sanıyor ki fazla olan kilolarını bir ilaçla ya da başka bir yardımcıyla uzaklaştıracak, yaza daha kilosuz girecek, mayosunu rahatça giyecek vs…Özet olarak herhangi bir zayıflama ilacı yada başka yeni yeni ürünler, “etkili ürünler” “on kat etkili ürünler”, “1000 kat süper ürünler”……. Hiç birisi asıl sorunu halletmez bu tür ürünler sadece çok az insan grubu için (ki bu işin ciddi bir iş olduğunu kavrayanlardır bunlar) süper bir yardımcıdır. Bu tarz ürünler bir baston gibi size destek olup zirveye çıkmanıza yardım eder ama oraya çıktınız mı o zaman artık bastonu atıp kendi ayaklarınız üzerinde orada durmalısınız. Yoksa kullan zayıflama ilacını ver 10 – 12 kilo sonra…. Siz irade koymadıkça, siz kendinizle olan savaşı, bedeninizin isteklerine karşı olan savaşı kazanmadıkça, eski hayat tarzınızı devam ettirdikçe,  tekrar eski halinize geri dönersiniz…

Aletler alınıyor, türlü çeşit metotlara tonlarca para harcanıyor, 3 aylık lahana ya da bilmem kimin diyeti gibi diyetler deneniyor.
Bu tür yaklaşımlar kesinlikle ciddi yaklaşımlar değil.

Bu psikolojiyi zayıflamaya yönelik ürün üreten üreticilerde biliyorlar. Onlarda çok iyi biliyorlar ki kilolu olanlar bu işin ciddiyetinin farkında olmazlarsa kilolarını verip tekrar yine onların müşterisi olacaklar.

Bir kere kilosundan şikâyetçi olan arkadaşlar şunu düşünmeliler; bu kiloya nasıl ve ne yaparak geldiler. Buraya gelişlerinin sebebi kesinlikle onların hayat tarzlarıdır.
Hayat tarzı nedir? Örneğin, yemek yeme alışkanlıkları; annemizin pişirdiği yemekler olabilir ya da kendimizin bilip hep yaptığı yemekler olabilir.,yemek yeme hızımız olabilir. Mesela bir yere gitmek için kullandığımız yöntem olabilir, arabaya binmek gibi.Yüksek topuklu yürümesi zor ayakkabılarımız olabilir. Yani bir sürü şey var… Bunu kişi kendisi bulacak. Neden bu kiloya geldiğini kendisi bulacak… Örneğin evlilik mi yaptı; bu nedenle daha düzenli ve daha çok yemek mi girdi hayatına, yoksa hayatına özel arabamı girdi. Ya da çocuğumu oldu da onun yemek yememesi size yemek mi yediriyor. Mutfak ta televizyon mu var ya da yiyeceklere çok yakın mı oturuyorsunuz. İşte bunlar tahmini şeyler bir sürü neden olabilir. Burada asıl demek istediğim bütün bunlar (bizim kilo almamızı sağlayan şeyler) bizim yaşamımızdır yani kendimizin seçtiği hatta isteyerek yaptığı şeylerdir.
İşte zayıflamaya karar vermek demek bütün bu alışkanlıklara karşı gelmek hatta bizi biz yapan bu hayat tarzına karşı gelmek, hatta kendimize karşı gelmektir. İşte işin ciddiyeti tam buradadır.
Kendimize karşı gelmenin ne kadar zor olduğunu tahmin edemeyen varsa, onlara dünya üzerinde binlerce hatta on binlerce yıldır yaşanan inanç sistemlerinin, Kutsal kitapların, peygamberlerin en çok neyle uğraştıklarına bir dikkat etmelerini öneririm. Hepsi nefisle mücadelenin önemini bildiren tonlarca söz söylemiş. Bütün bu öğretilerin, inançların temelinde kendini tanıma ve kendinle mücadele vardır bunu becerebilenler o alanda da bir sürü ödüllere filan layık görülür.
Konuyu nereye getirdi demeyin arkadaşlar konu gerçekten bu kadar ciddidir. Kendinizle mücadele, alışkanlıklarınızla mücadele çok zordur arkadaşlar, süreklilik ve özen ister. Size basit bir örnek vereyim eşinizin ve sizin çorap ya da çamaşır çekmecelerini değiştirin bakalım önümüzdeki bir yıl içinde diğer çekmeceye tereddütsüz gidebilecek misiniz (gidemiyeceksiniz). Ömür boyu hiç yemeden bile yaşayabileceğiniz mesela baklavayı, yemeden durabiliyor muyuz?

İşte bu tür alışkanlıklar ya da istekler bizim vücudumuzun yani et ve kemikten oluşan kitlenin (fiziksel bedenimizin). Bize dayatmalarıdır işte bizim savaşmamız gereken yönümüzde tam budur. Bu bedene karşı irade koyabilmek o bedeni bizim kendi istediğimiz gibi yapabilmek gerçekten ciddi bir iştir. Binlerce yıldır inanç sistemleri bunu yapabilmemiz için tonlarca cezalar ödüller koymuşlardır ama gene de becerememişlerdir(insanlığın genelinden bahsediyorum).
Çok nadir insan grubu buna karşı durabilmiş ve bedenine karşı gelmeyi onu kontrol edebilmeyi becerebiliyor.

bana en sık sorulan soru: “eski kiloma dönermiyim?” cevabım şu “evet hem de nasıl…” senin genlerin değişmiyor ki, zayıflama ilaçları yada diğer ürünler sadece sana zaman kazandıran bir şeydir.
 2 yılda hatta ömür boyu veremeyeceğin kiloyu 2 ayda vermeni sağlıyor. Ama ondan sonra lütfen iradenizi koyun ve değiştirin kendinizi kendi yaşam tarzınızı. Yoksa bu iş zayıflama işinden para kazananlar için süper kazançlı bir oyun… Hadi kullanın şu bastonu çıkın zirveye ve fırlatın gitsin.

GELİN GİDEN ERKEKLER

Sumatra’da evlenen erkekler kız evine gidiyor. Bu adada erkek kadının soyadını alıyor ve karısı tarafından sokağa atılan erkekler için ‘sığınma odaları’ bulunuyor. İslâm coğrafyasındaki kadın gerçeğini ‘Duvarların Arkasında’ adlı belgeselle gözler önüne seren Ayşe Böhürler Endonezya’nın Sumatra adasında bu kez kadınların değil erkeklerin ‘kadın egemen’ düzende yaşadıkları mağduriyetlere tanık olduğunu söyledi.
Endonezya’nın 250 milyon nüfusuyla dünyanın en büyük İslam ülkesi olduğunu hatırlatan Böhürler “Burada erkek egemen kültür hissedilmiyor. Kadınlar her yerde ve her görevde sıradan ve rahatlar” dedi. Endonezya’nın İslam’la en erken tanışan Batı Sumarta adasının çok farklı bir yapıda olduğunu belirten Böhürler Minankabau kültürünün egemen olduğu bu bölgede kadının erkeğe hakim olduğunu kaydetti. Böhürler’in anlattığına göre burada isim soy kadından geçiyor bütün miras kadına kalıyor. Evliliği kadın tarafı teklif ediyor ve mehri kadın ödü-yor; erkek kızın evine gidiyor. KAYNANALARINDAN YAKINIYORLAR Böhürler dünyanın pekçok ülkesinde kadınların sürdürdüğü hayat tarzının Batı Sumatra’da erkeklere nasıl yansıtıldığını şöyle anlattı: “Evden kovuldukları zaman hiçbir sosyal güvencesi olmayan erkekler için camilerde sığınma odaları bulunuyor. Sürekli kaynanalarından dert yanan erkekler evin de hizmetçisi. Karısı tarafından boşanan erkek ortada kalıyor ve acınası bir hale düşüyor. Karısı ölen erkek ise çoğu zaman sokakta kalıyor.”

(ekleyen üye: neon)

Zihin gücü

Bu öyküyü okuduğumda çok beğendim bu konuda birçok şey okumama rağmen beni en etkileyen öykülerden biridir. Sanırım gerçek bir öykü.

Konu Amerikalı yazar Denis Waitley’ in Empires of the mind kitabında geçiyor.

Nick adlı bir demir yolu işçisinin öyküsü bu.

Nick güçlü sağlıklı bir işçi. Demir yolu manevra sahasında çalışıyor. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini iyi yapan, güvenilir bir insan. Ne var ki, kötümser biri, her şeyin en kötüsünü bekler ve başına kötü şeyler geleceğinden korkar. Bir yaz günü, tren işçileri ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılırlar. Tamir için gelmiş olan ve ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren nick, yanlışlıkla içerden kapıyı kapatır, kendini vagonun içine kilitlemiş olur. Diğer işçiler Nick’in kendilerinden önce çıktığını düşünürler. Nick kapıyı tekmeler, bağırır, ama kimse duymaz. Gürültüyü duyanlarda bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda oldukları için pek kulak vermezler.

Nick burada donarak öleceğinden korkmaya başlar. “eğer buradan çıkamazsam burada kaskatı donacağım” diye düşünmeye başlar. İçerde yarısı yırtılmış bir karton kutunun içine girer. Titremeye başlar. Eline geçirdiği bir kâğıda karısına ve ailesine son düşündüklerini yazar: “çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı. Bir uyuyabilsem, bunlar benim son sözlerim olabilir.”

Ertesi günü soğutucu vagonun kapısını açan işçiler, Nick’ in donmuş bedenini bulurlar. Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü gösterir. Fakat bu olayı olağan üstü yapan, vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olmasıydı. Vagonun iç sıcaklığı 18 derece idi, ve vagonda bol hava vardı. Nick’in korkusu onu donarak ölmesine neden olmuştu.

Evet, bu öyküde zihin gücünün insan vücudu üzerinde neler yapabildiğini anlatıyor. Bu tür olayların yaşandığı bilinmekte ve beynimizin vücuda neler yaptırabileceği bir çok farklı konularda biliniyor.